Kasabaya şirk geldi.

Posted in Uncategorized on Eylül 21, 2012 by pazenadam

Son yıllarda memlekette müsamerelerini izlediğimiz hukuk sirkini bir eleştirmen gözüyle nasıl değerlendirebiliriz. Doğal olarak kendisinden önceki eserlerle ve onu doğuran şartlarla ilişkisine bakarak.

Öncelikle yargılayanların adil yargılamanın teknik detaylarına pek takılmadığını görüyoruz. Bu necip türk milleti için büyük bir yenilik sayılmaz çünkü birazcık politik herhangi bir davanın dönemin yönetici eliti tarafından manipüle edilmediğini göremedik. Hukuk sistemimiz böyle dizayn edilmiştir. Bazen halktan bazı kişilerin şans eseri yasaları adil yapılmış bir konuda mahkemeyle bir işleri olur, yargıtayda da şansları yağver giderse filan, adil yargılanabilirler. Ama daha politik içerikli veya devlet karşısında bireysel hak ve hürriyetleri ilgilendiren konularda bizde teamül, patron ne diyorsa kararın o yönde verilmesidir.

Yargı bağımsızlığı kozmetik bir meseledir, anayasal teminat altında olmaması ele güne karşı bizi geri kalmış gösterir diye, kopya çeken öğrenci misali yandaki anayasaya bakarak metne konmuştur.

Bütün bu haller böyleyken, bir de sonucunu bir tarafa koyalım, mahkemenin göz göre göre taraflı olmasından sadistik bir haz duyulan intikam davaları vardır. Menderes’in kıçına parmak atılır, sahte deliller düzenlenir, göz göre göre yalan söylenir, gerçekte var olmayan gizli tanıkların ifadesi alınır, her şey olur, sanıklar unutulur, öldürülür, delirtilir, yok edilir.

Bu tiyatronun oynanmasında politik sebep, kimi zaman meşruiyet kaygısı olabilir. Zira böyle bir yargılamayı yapan veya emreden kişiler, aslında halk önünde kendilerini yargılıyor olurlar. En azından aptal insanların gözünde haklı çıkabilmek için, delillerin incelenerek bir karara belli bir süreç sonunda varıldığı ilüzyonunu yaratmak önemlidir.

Ancak yargılananlarda yani kurbanlarda böyle bir ilüzyon yaratılması gereksiz, hatta amaca terstir. Çünkü sadistik hazzın tamamlanabilmesi için bir haksızlık yapıldığını yargılayanların da yargılananların da bilmesi esastır. Amaç adalet hissini korumaktan çok, aşağılamak ve ezmektir.

Bunu yapan bir insanın, ahlak anlayışının ortadan ikiye yarılmış olması gerekir. Bu yarılmaya göre kendisine ve kendisi gibi olana uygulanacak ahlaki ilkelerle, düşmanlarına uygulanacak olanlar farklıdır. Örneğin bir tarikata mensup kişi, gerçek dinin sahibi kendisi olduğu için, diğer bütün inanç biçimlerine sahip insanlara her türlü kötülüğü yapabilir, zira ahlaki olarak kendisine benzeyene zarar vermediği sürece rahatsızlık duymayacaktır. Yani ahlakta çifte standart sahibi olmanın kendisine tanrı tarafından verilmiş bir hak olduğunu düşünecektir.

Burada bir parantez açıp bir noktaya değinmek istiyorum. Bir süredir yeni bir elit tarafından yönetiliyoruz. Tek adam diktasıyla paralel ve onunla çatışmadan giden bu yeni sınıfa elit ismini vermemdeki sebep, bu kişilerin kültürel, bilimsel veya sanatsal olarak toplumdan daha ileride olmaları değildir. Ayrıcalıkları bakımından elittirler. Zira bu kişiler ne resmen atanmış, ne de halk tarafından seçilmiştir. Bunlar nepotizmin özel bir biçimi olan masonik bir örgütlenme biçimiyle bir araya gelmiş bir gruptur. Kendilerine özgü bir hiyerarşileri vardır ve hukuki veya kamusal kontrolden muaftırlar.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendisine ne diyeceği konusundaki mantıksızlık, şans eseri değildir. Partiye ne isim verileceği, Ak Parti mi AKP mi deneceği konusundaki gerilim, devasa bir dil sürçmesi, Freudyen bir semptomdur. İsmin hologram gibi bir bakışta iki farklı şey olması, bu partiyi ortaya çıkaran şartların bir arızasıdır. Aşırı cezalandırıcı, hadım edici bir asker babanın öfkesinden yarılmayla, kendini ikiye bölerek kaçınmak, bir çifte orientasyonla aynı zamanda iki gerçekliğe inanmak her semptom gibi bir çözüm çabasıdır. Fundementalistlere atfedilen takıyye kavramını kendilerine isim yapamadıklarından (çünkü bu kendilerine ait değildir, düşmanın kelimesidir) böyle bir semptom üretmişlerdir. Şimdi ise basına görüntülerinden AK olanını, bölünmenin iyi tarafını zorla söyleterek, kendilerini meşru ve iyi hissetmeye çalışmaktalar.

Bu ikiye bölünmüş isim aynı zamanda gizli kapaklı işler yaptıklarını, örneğin Oslo’da PKK’ya yalan söylediklerini, tarikatla particiliği birlikte yürütmeye çalıştıklarını, hem ak hem kara olduklarını dünyaya ilan etme aracıdır. Zira bir derdi olan, onu anlamasını bilene sembollerle de olsa anlatmak için uğraşır durur.

Yeni elitimiz kendi içinde bulunduğu bu durumun analizini yapma yeteneğinden ve imkanından yoksundur. Zira aldıkları salt islami temelli eğitim, böyle bir konuyu incelemenin ve tartışmanın dünyadaki standartlarının çok altındadır. Benzer biçimde islamın bu kişilerin benimsediği versiyonu, psikolojiyi yüzeye indirgeyerek veya reddederek, intikam davası gütmenin sadist doğası ve benlikleri ile bunun ilişkisini merak etmelerini engelleyen bir işleve sahiptir.

Ancak dışarıdan bir yorum yapmak gerekirse, cezalandırıcı baba ile özdeşim yaparak yargılamaların kurbanlarını kendi çaresiz, pasif konumlarına sokmak ve konumun tersine döndüğünü ve artık cezalandıran olduklarını hem kendilerine hem de onları 12 Eylül aracılığı ile dünyaya getiren sembolik babalarına göstererek AK kalmaya çalışıyorlar denebilir.

Yargılamalardaki bu özensizlik, kör kör parmağım gözüne tarzı hukuk ihlalleri ve adaletsizliğin yargılanana hissettirilmesi böyle bir amaca hizmet ediyor olabilir. 12 Eylül’ün uygulamalarının ayna görüntüsünü oluşturmaktaki bu ısrarlarının böyle bir psikolojik nedeni olduğu düşüncesindeyim. Klişeyi mazur görün, sakallı muhteremin ilkinde trajedi, ikincisinde fars dediği böyle olsa gerek.
Sonuç olarak gerçek dünyaya dönersek;
Herkes için, ve her alanda adil yargılama bir insanlık teknolojisidir. Kanalizasyon gibi, bronzdan yapılmış ok başı gibi, ışın kılıcı gibi, uydular ve radyo dalgaları, atları eyerlemek ve oyların kapalı kutulara atılması gibi bir teknolojidir ve toplumlardan toplumlara aktarılır. İnsanların hayatını daha iyi ve kolay yaşamasını sağlar.

Bazı toplumlar belli teknolojileri komşularından onlara bağımlı olarak edinir, bazıları kendilerine mal eder, bazıları ise bu teknolojiden haberdar bile olmadan ömürlerini tamamlar.

Bazı toplumlarda ise edinilen teknolojiler sonradan unutulur ve bazen tekrar edinilmez.

 

 

 

Reklamlar

Üç Harfliler

Posted in Uncategorized on Aralık 22, 2011 by pazenadam

20111222-143020.jpg
Bu ülkede, etrafımızda yaşayan ama görünmeyen, ancak bizi çeşitli biçimlerde etkileyen sihirli varlıklar olduğuna inanan insanlar çokça. Hatta ciddi ciddi seks yaparken üzerimizde örtü olması gerektiği, yoksa cinlerin de sekse dahil olabileceği yönünde görüşler bile öne sürülüyor. Biraz aluminyum folyodan şapka yapmak gibi. Dinimizamin.

Esasında gözle görünmeyen ve yorgan olsun veya olmasın önlem alınmazsa hepimize fiili livata uygulayacak varliklar gerçekten var. Sera gazları dediğimiz bu görünmez varlıklar nedeniyle, küresel iklim değişikliği dediğimiz olay gerçekleşiyor. Geçenlerde Güney Afrika’nın Durban kentinde yapılan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nda, iyi niyetli diyebileceğimiz bazı ülkeler, “Eh işte, kısmetse 2020’ye doğru bir şeyler yapmaya başlarız belki” kararını alırken, büyümekte olan ve hayvan gibi sera gazı emisyonlarını artırmakta olan hırt ülkeler (acaba hangi gruptayiz diye merak eden var mı?) “tabi tabi çevre çok önemli, siz 2020’de başlayın, biz de 2500 gibi katılırız” kararı aldılar.

Bizdekiler gibi ölümden sonra hazcı bir sonsuz yaşam olduğuna inanan, bu dünya batsa da kendileri için ahlaki veya pratik bir sorun görmeyen yöneticilerin yönettiği ülkeleri diyelim ki anladık. Onlar kültürel olarak deliler.

Ama bu dünyadaki zenginliğe inananlar neyin hesabında anlamak mümkün değil. Karlılıkları sürdükçe zenginler yaşam tarzlarının da aynı kalacağını umuyorlar. Harvard ve Yale’in ekonomi bölümünden mezun olmak herhalde zengin çocuklarının biyoloji nosyonu sahibi olmasını sağlamamış. Yoksa “Soy Tükenmesi” dediğimiz zaman dodo kuşunu kastetmediğimizi anlamaları gerekirdi.

Türkmenbaşısı, tüm Koreliler’in babası, ulu önder, mübarek adam.

Posted in Uncategorized on Aralık 22, 2011 by pazenadam

Keyfi kurallar koyup, tutarsız cezalar veren babasından surekli dayak yiyen, aynı adamdan sürekli dayak yiyen ve artık öfkesini kontrol edemeyen annesi tarafından sürekli ezilen, bir yandan da babaannesi tarafından sürekli şımartılan erkek çocuklarının yönettiği ülkeler vardır.
Böyle çocuklar kendi eylemlerinin sorumluluklarını almaz, çatışmalardan dolayı etraflarındakileri suçlarlar. Onlar soykırım, insan hakları ihlali, haksızlık, adaletsizlik yapmaz. Bunları söyleyenler onlara karşı ihanet etmiştir.
Yaşamları boyunca tutarlı ve iyicil bir babaya öyle büyük bir özlem duyarlar ki, bir tek adamı putlaştırır, adına “Ata” der, başbakan olduğunda ona dokunmayı ibadet sayar, bütün kusurlarını kör gibi görmezden gelirler.
Çocukken gördükleri kötü muameleye tahammül edebilmelerini sağlayan çocuksu hayallere bütün hayatları boyunca kutsal birer buyruk gibi bağlılık duyarlar.
Aynı babalarının evdeki her şeyi şiddetle kontrol altında tutmaları gibi, ülkedeki her şeyi kontrol altında tutmak isterler. Rejimleri, ideolojileri ne olursa olsun, asıl bir arada tutan unsur paranoid bir güvenlik takıntısıdır. Çünkü baban bile seni keyfi olarak cezalandırabiliyorsa, başkaları kim bilir neler yapabilir. Böylece kendi saldırganlıklarını sanki başkasından geliyor gibi görürler. Polis devleti, casus kameralar, iftira ve komplolar ve tutsak etmenin kural olduğu bir dünyayı gerçeğe dönüştürürler.
Arzularını gerçekleştirecek kadar güçlü olma takıntıları vardır. Ve gizli arzuların gerçekleştiği durum aslında rüyalardır. Gerçek dünyada bunun olmasına ise kabus diyoruz.

Konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyeti

Posted in Uncategorized on Kasım 4, 2011 by pazenadam

Sovyetler birliği zamanında, iki yakın arkadaştan biri, siyasi nedenlerle sürgün edileceğini anlayınca, diğerine şöyle bir plan yaptığını anlatmış; “Bak,” demiş “sana yazdığım mektuplarda mavi mürekkeple yazdığım her şey doğru, kırmızı mürekkeple yazdığım her şey yetkilileri kandırmak için yazdığım yalanlar olacak, buradan gerçek durumumu anlayabilirsin.” Ardından adamı sürgüne göndermişler. Arkadaşına uzun süre mektup filan gelmemiş. Neden sonra tamamı mavi mürekkeple yazılmış şöyle bir mektup almış arkadaşından; “Sevgili dostum, burada hayat mükemmel, dükkanlarda en güzel yiyecekler satılıyor, votka çok ucuz, sinemalarda genelde batıdan gelmiş en yeni filmler oynuyor, arayıp da bulamadığımız hiç bir şey yok. Sadece kırmızı mürekkep bulunmuyor.”

 

Ceddin deden, Nesrin Topkapı. En kahraman Türk Milleti

Posted in Uncategorized with tags on Ağustos 3, 2010 by pazenadam

Mehter takımının iki ileri bir geri şeklindeki temposu, Türk siyasi tarihine yaklaşık 300 yıldır ilham vermeye devam ediyor sayın seyirciler. Zamanında Fransız Devrimi’nin etkilerini izlemeye giden Osmanlı delegeleri, sonuçta şöyle bir feyizle dönmüşlerdi: Askerlikte çok ilerlemişler!

Askerlik demişken, Osmanlı’da sipahisi olsun yeniçerisi olsun askerin kalkışması ve arada sırada padişah boğdurması, askeri darbeciliğin necip Türk milletinin ne kadar sevdiği bir spor olduğunu bize hatırlatır. Yeniçeriyi ıslah edeyim derken niyazi olan Sadrazam da çoktur.  Ama o zamanlar demokrasi de söz konusu olmadığından, bunları sömüren sınıfların birbirini boğazlaması olarak değerlendirmek yerinde olur. Ki bu da hem o çağlarda hem de şimdi tüm dünyada sevilen bir spordur.

Devrin (devir bayağı uzun bir devir) büyük devletlerinin -daha sonradan Osmanlı’yı bölmesi kolay olur diye-  zorlamasıyla reayaya verilen ve sonra tekrar geri alınan ve sonra tekrar verilen ve alınan haklar derken ceddin Tanzimat, neslin Meşrutiyet.  Osmanlı kleptokrasisi öyle büyük bir rezaletmiş ki, zavallı insanların her kademeden rüşvetçi ve sahtekar devlet memurları, taşeronlar, askerler ve saraylılardan kurtulması 2010 yılı itibariyle henüz mümkün olamadı.

Cumhuriyetin kuruluşu ile modernlik denemeleri yapılırken, Mussolini İtalyası’nın Ceza ve İşçi Kanunlarının benimsenmesi ise, herhalde bize bireysel hak ve özgürlüklerin  ne derece meftunu olduğumuzu gösteriyor. Zamanın ruhu öyleymiş diyorlar. Bilemiyorum. Ekonominin de harika planlanmasıyla şahane bir kalkınma hamlesi gerçekleştiren Türkiye… Öeh.. Dış yardım alsa iyi olacak bir hale gelmiş efendim. Burada haksızlık etmeyelim, ekonominin bu duruma gelmesine esas sebep emperyalistlerin ve sorumsuz Osmanlı yöneticilerinin ağzımıza sağlam sıçmış olmasıdır.

1940’larda Marshall yardımının koşulu, Türkiye’nin çok partili sisteme geçerek demokrasiyi tecrübe etmesi olarak belirleniyor. O zamanlar da Amerika’nın dünyanın her yerine zorla veya güzellikle demokrasi götürme maceracılığı varmış denebilir.  Neyse parayı almak için uyduruktan muhalif bir parti kurdururum derken İsmet Paşa koltuktan olmuş. Halkımızın fırsatını bulur bulmaz boktan, sağcı ve popülist bir partiye gözünü çıkarana kadar oy verme ve tek başına iktidar yapma sevdası daha o zamanlardan başlamış.

Kendisi de toprak ağası olan Menderes’in sahneye çıkması ile çok şahane reformlar ve süper bir ilericilik olmuş, fakirlerin yararına olan her şeyin bok edilmesiyle şimdiki oy hakkı olan dilenciler sisteminin temelleri atılmış.

Popülist kanallardan beslenen diktatörlük eğilimleri ile basın sansürü, kendine bağlı saldırgan milisler yaratma gibi uygulamlarla sağcılığın kitabını yazan Menderes’in destekçileri, birkaç kez İsmet İnönü’yü linç etmeye kalkmışlar. Aynı dönemde halka açıkça yalan söylenerek yaptırılan 6-7 Eylül olayları gibi faşist eğilimli gelişmeler  yaşanmış.
En sonunda (o zamanlar Ergenekon gibi havalı kelimeler yokmuş) CHP’nin sözde yapacağı ayaklanmayı inceleyecek  “Tahkikat Komisyonu” adlı bir komisyon kurulmuş. Mahkemeye gerek kalmaksızın herhangi bir kararına uymayanları 3 yıla kadar tutuklayabilen bu komisyon, ayrıca uygulamalarını yayınlamak zorunda da değilmiş. Ha bu arada bütün gazete ve matbaalar da komisyona bağlanmış. Bu sivil darbe girişiminden sonra İnönü “Sizi ben bile kurtaramam” demiş ama pek dinleyen olmamış. Tabi bu istibdat ve kleptokratik erozyon aynı şimdiki gibi rakiplerin ve halkın tahammül sınırını zorlamış olmalı. Olaylar tekila fıkrasındakine benzer biçimde şöyle gelişmiş;  Bir Menderes (1950), iki Menderes (1954), üç Menderes(1957), sehpa.

Erdoğan’ın son zamanlarda 200 kadar korumayla gezmesi, siyasi rakiplerini hukuk dışı yöntemlerle bertaraf etme çabası ve seçimleri kaybettikten sonra yolsuzluktan yargılanmasını zorlaştıracak maddeleri anayasaya kadar sokmaya çalışması zannediyorum en sonuda Menderes gibi öldürüleceği korkusundan kaynaklanıyor. Kaldı ki sadece içeride değil, dışarıda da düşmanlar edinmek için elinden geleni yaptı.  Pennsylvania ahalisi de mayhoş.

Selefleri Süleyman ve Turgut Paşalar, hem Düyun’u Umumiye’yi, hem yabancı sefirleri, hem Asakir’i hem de İttihatçılar’ı çok hırpalamadan idare etmesini bilirlerdi. Recep Paşa’nın mehteranın geri adımında basacağı köprüleri yakması akıllıca olmadı.

Necip Türk milletinin  oy verilmesi yahut askeri darbe yapılması sureti ile muhakkak faşizmle yönetilme konusundaki ısrarına ise şöyle denebilir: Sizi İsmet Paşa bile kurtaramaz. Kendi kendinizi kurtarın.

Maymunlara Daktiloyla Shakespeare Yazdırma Düzeneği

Posted in Genel with tags , on Aralık 22, 2009 by pazenadam

“I have tried lately to read Shakespeare, and found it so intolerably dull that it nauseated me.”

–Charles Darwin

Diyelim ki başlangıç için yeterince fazla sayıda maymunu bir daktilonun başına oturtup tuşlara basmalarını sağlayan bir düzenek olsaydı.

Bu düzenek Shakespeare’in belli bir eserine en çok benzeyen  metni üretenler dışındaki maymunları öldürse veya üreyemez hale getirseydi.

Ardından hayatta kalan maymunların üremesine izin verilip sonraki kuşak maymunlara da aynı şey uygulansaydı.

Belki de birkaç milyon kuşak sonra böyle bir düzenek iki şeyi başarmış olurdu; Shakespeare’in bir eserini daktiloyla yazabilen maymunlar üretmek ve söz konusu eserin tamamını bir hayvanın genomuna kelimesi kelimesine aktarmış olmak.

Burada daha önce denenmişi var, gerçek proje benim anlattığım kadar kolay olmayabilir. Daha kötüsü deneyimizin sonunda  sonsuz sayıda insanı daktiloların başına oturtup Shakespeare’in belli bir eserini yazmaya zorlayan maymunların ortaya çıkması olurdu.

Ben her ihtimale karşı şimdiden egzersizlere başladım:


IAGO
It were a tedious difficulty, I think,
To bring them to that prospect: damn them then,
If ever mortal eyes do see them bolster
More than their own! What then? how then?
What shall I say? Where's satisfaction?
It is impossible you should see this,
Were they as prime as goats, as hot as monkeys

bandista | de te fabula narratur

Posted in Uncategorized with tags , , on Mayıs 9, 2009 by pazenadam

 

 

 

Bu seneki 1 Mayıs’ın en büyük faydası, bizi Bandista ile tanıştırması oldu.

Buyrunuz…

bandista | de te fabula narratur.

Hatta buradan da buyrunuz… 

http://bandista.wordpress.com/