Son yıllarda memlekette müsamerelerini izlediğimiz hukuk sirkini bir eleştirmen gözüyle nasıl değerlendirebiliriz. Doğal olarak kendisinden önceki eserlerle ve onu doğuran şartlarla ilişkisine bakarak.
Öncelikle yargılayanların adil yargılamanın teknik detaylarına pek takılmadığını görüyoruz. Bu necip türk milleti için büyük bir yenilik sayılmaz çünkü birazcık politik herhangi bir davanın dönemin yönetici eliti tarafından manipüle edilmediğini göremedik. Hukuk sistemimiz böyle dizayn edilmiştir. Bazen halktan bazı kişilerin şans eseri yasaları adil yapılmış bir konuda mahkemeyle bir işleri olur, yargıtayda da şansları yağver giderse filan, adil yargılanabilirler. Ama daha politik içerikli veya devlet karşısında bireysel hak ve hürriyetleri ilgilendiren konularda bizde teamül, patron ne diyorsa kararın o yönde verilmesidir.
Yargı bağımsızlığı kozmetik bir meseledir, anayasal teminat altında olmaması ele güne karşı bizi geri kalmış gösterir diye, kopya çeken öğrenci misali yandaki anayasaya bakarak metne konmuştur.
Bütün bu haller böyleyken, bir de sonucunu bir tarafa koyalım, mahkemenin göz göre göre taraflı olmasından sadistik bir haz duyulan intikam davaları vardır. Menderes’in kıçına parmak atılır, sahte deliller düzenlenir, göz göre göre yalan söylenir, gerçekte var olmayan gizli tanıkların ifadesi alınır, her şey olur, sanıklar unutulur, öldürülür, delirtilir, yok edilir.
Bu tiyatronun oynanmasında politik sebep, kimi zaman meşruiyet kaygısı olabilir. Zira böyle bir yargılamayı yapan veya emreden kişiler, aslında halk önünde kendilerini yargılıyor olurlar. En azından aptal insanların gözünde haklı çıkabilmek için, delillerin incelenerek bir karara belli bir süreç sonunda varıldığı ilüzyonunu yaratmak önemlidir.
Ancak yargılananlarda yani kurbanlarda böyle bir ilüzyon yaratılması gereksiz, hatta amaca terstir. Çünkü sadistik hazzın tamamlanabilmesi için bir haksızlık yapıldığını yargılayanların da yargılananların da bilmesi esastır. Amaç adalet hissini korumaktan çok, aşağılamak ve ezmektir.
Bunu yapan bir insanın, ahlak anlayışının ortadan ikiye yarılmış olması gerekir. Bu yarılmaya göre kendisine ve kendisi gibi olana uygulanacak ahlaki ilkelerle, düşmanlarına uygulanacak olanlar farklıdır. Örneğin bir tarikata mensup kişi, gerçek dinin sahibi kendisi olduğu için, diğer bütün inanç biçimlerine sahip insanlara her türlü kötülüğü yapabilir, zira ahlaki olarak kendisine benzeyene zarar vermediği sürece rahatsızlık duymayacaktır. Yani ahlakta çifte standart sahibi olmanın kendisine tanrı tarafından verilmiş bir hak olduğunu düşünecektir.
Burada bir parantez açıp bir noktaya değinmek istiyorum. Bir süredir yeni bir elit tarafından yönetiliyoruz. Tek adam diktasıyla paralel ve onunla çatışmadan giden bu yeni sınıfa elit ismini vermemdeki sebep, bu kişilerin kültürel, bilimsel veya sanatsal olarak toplumdan daha ileride olmaları değildir. Ayrıcalıkları bakımından elittirler. Zira bu kişiler ne resmen atanmış, ne de halk tarafından seçilmiştir. Bunlar nepotizmin özel bir biçimi olan masonik bir örgütlenme biçimiyle bir araya gelmiş bir gruptur. Kendilerine özgü bir hiyerarşileri vardır ve hukuki veya kamusal kontrolden muaftırlar.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendisine ne diyeceği konusundaki mantıksızlık, şans eseri değildir. Partiye ne isim verileceği, Ak Parti mi AKP mi deneceği konusundaki gerilim, devasa bir dil sürçmesi, Freudyen bir semptomdur. İsmin hologram gibi bir bakışta iki farklı şey olması, bu partiyi ortaya çıkaran şartların bir arızasıdır. Aşırı cezalandırıcı, hadım edici bir asker babanın öfkesinden yarılmayla, kendini ikiye bölerek kaçınmak, bir çifte orientasyonla aynı zamanda iki gerçekliğe inanmak her semptom gibi bir çözüm çabasıdır. Fundementalistlere atfedilen takıyye kavramını kendilerine isim yapamadıklarından (çünkü bu kendilerine ait değildir, düşmanın kelimesidir) böyle bir semptom üretmişlerdir. Şimdi ise basına görüntülerinden AK olanını, bölünmenin iyi tarafını zorla söyleterek, kendilerini meşru ve iyi hissetmeye çalışmaktalar.
Bu ikiye bölünmüş isim aynı zamanda gizli kapaklı işler yaptıklarını, örneğin Oslo’da PKK’ya yalan söylediklerini, tarikatla particiliği birlikte yürütmeye çalıştıklarını, hem ak hem kara olduklarını dünyaya ilan etme aracıdır. Zira bir derdi olan, onu anlamasını bilene sembollerle de olsa anlatmak için uğraşır durur.
Yeni elitimiz kendi içinde bulunduğu bu durumun analizini yapma yeteneğinden ve imkanından yoksundur. Zira aldıkları salt islami temelli eğitim, böyle bir konuyu incelemenin ve tartışmanın dünyadaki standartlarının çok altındadır. Benzer biçimde islamın bu kişilerin benimsediği versiyonu, psikolojiyi yüzeye indirgeyerek veya reddederek, intikam davası gütmenin sadist doğası ve benlikleri ile bunun ilişkisini merak etmelerini engelleyen bir işleve sahiptir.
Ancak dışarıdan bir yorum yapmak gerekirse, cezalandırıcı baba ile özdeşim yaparak yargılamaların kurbanlarını kendi çaresiz, pasif konumlarına sokmak ve konumun tersine döndüğünü ve artık cezalandıran olduklarını hem kendilerine hem de onları 12 Eylül aracılığı ile dünyaya getiren sembolik babalarına göstererek AK kalmaya çalışıyorlar denebilir.
Yargılamalardaki bu özensizlik, kör kör parmağım gözüne tarzı hukuk ihlalleri ve adaletsizliğin yargılanana hissettirilmesi böyle bir amaca hizmet ediyor olabilir. 12 Eylül’ün uygulamalarının ayna görüntüsünü oluşturmaktaki bu ısrarlarının böyle bir psikolojik nedeni olduğu düşüncesindeyim. Klişeyi mazur görün, sakallı muhteremin ilkinde trajedi, ikincisinde fars dediği böyle olsa gerek.
Sonuç olarak gerçek dünyaya dönersek;
Herkes için, ve her alanda adil yargılama bir insanlık teknolojisidir. Kanalizasyon gibi, bronzdan yapılmış ok başı gibi, ışın kılıcı gibi, uydular ve radyo dalgaları, atları eyerlemek ve oyların kapalı kutulara atılması gibi bir teknolojidir ve toplumlardan toplumlara aktarılır. İnsanların hayatını daha iyi ve kolay yaşamasını sağlar.
Bazı toplumlar belli teknolojileri komşularından onlara bağımlı olarak edinir, bazıları kendilerine mal eder, bazıları ise bu teknolojiden haberdar bile olmadan ömürlerini tamamlar.
Bazı toplumlarda ise edinilen teknolojiler sonradan unutulur ve bazen tekrar edinilmez.






