fikir jimnastiği için arşiv

Refleksiyonlar

Posted in Genel etiketler ile on Şubat 15, 2009 by pazenadam

Keyif benim değil mi, deneyimlerin içeriğini "bilinçli üretilme", "kelimelerden oluşma" ve "anlatıya benzerlik" eksenlerinde incelemek istiyorum.

0. 0. 0. Bilinçli olarak üretmediğimiz, kelimelerden oluşmayan, anlatı olmayan deneyimler. Bunlar belki bazı rüyalardır. 

0. 0. 1. Bilinçli olarak üretmediğimiz, kelimelerden oluşmayan, örneğin görüntüler sesler ve duygulardan oluşan anlatılar da var. Bunlar rüyalar ve eğer mümkünse rüyalar gibi esinlenmeler ile oluşturulan filmler olabilir.

0. 1. 0. Bilinçli olarak üretmediğimiz ancak kelimelerden oluşan ancak anlatı olmayan şeyler de oluyor. Bana pek olmuyor ancak sanırım şairlere olan bir şey bu. Düzyazı olmayan kelimeler ve bir düşünce silsilesiyle sonuca varılarak yani düşünülerek bulunmuyor. Ama yine de anlamlılar.

0. 1. 1. Bilinçli olarak üretmediğimiz, ancak kelimelerden oluşan bir anlatı var mıdır? Bazen özellikle soyut bir konuda düşüncelere dalmışken, kelimeleri kullanmaksızın kavramların fiziksel süreçlere nasıl yansıdığını düşünürken, özellikle de İngilizce kelimeler,  aklımdan sanki ben onları geçiriyormuşum gibi değil,  kendileri ortaya çıkıyormuş gibi akıyorlar ve anlamlı cümleler de oluşturuyor keratalar.

Buna benzer bir başka deneyim herhangi duygusal bir yaşantı sırasında, önceden farketmeden içimden bir şarkı mırıldanmaya başlamam şeklinde oluyor. Şarkının genellikle İngilizce (hatta biraz anlamını bildiğim bir şeyse başka dilde de olabilir) bazen de Türkçe sözleri o sırada yaşadığım şeyin emosyonel tonu ile ilgili oluyor. Hatta bazen kendime farkında olarak söyleyemeyeceğim kadar müstehzi ve isabetli sözler olabiliyor. Bunlar anlatı olanla olmayan arasında bir yerdeler. 

Bir de yeni fikirler insanın aklına nasıl geliyorlar. Zaten aklında değillerse? Esinlenme de aslında bildiğimizin farkında olmadığımız şeylerin bilincimize gelmesi olmasın? 

1.0.0 Bilinçli üretilmiş, kelimelerden oluşmayan, anlatı olmayan şeylere örnekler; kasten anlatı gibi kurgulanmamış olan görüntüler, müzik, ve benzerleri. Veya belki salt bir duyguyu içimizde hayal etmek. Belki bağırmak. 

1.0.1 Bilinçli üretilmiş, kelimelerden oluşmayan, anlatı olan şeyler. Sadece görüntü diliyle anlatılmış hikayeler.

1. 1. 0. Bilinçli olarak üretilmiş, kelimelerden oluşan, anlatı olmayan şeyler: örneğin kasten anlatı gibi yazılmamış şeyler, diyelim ki esinlenmeden yazılan şiirler. Benzer biçimde matematiksel ispatlar. Başka amaçlara hitap eden listeler, ve benzeri şeyler. Bir çok şeyler.

1. 1. 1 Bilinçli olarak üretilmiş, kelimelerden oluşan anlatılar, neredeyse bütün kasten anlatılmış hikayeler…

Bu kadar sıkıcı bir yazıyı da okuduysanız bundan sonra sorumluluk kabul etmiyorum.

Can Pazartesisi

Posted in Genel etiketler ile , , on Aralık 8, 2008 by pazenadam

Kurban Bayramı’nı idrak ettiğimiz bu pazartesi günü, elbette adımız öldüren şaka olduğuna göre, bununla ilgili bir şeyler yazmalıyım.

Öncelikle dikkat ettiğim bir husus, Ramazan Bayramı’nın aksine, Kurban Bayramı’nda pek öyle “nerede o eski bayramlar” lafı edilmiyor. Zira eski bayramlarda olduğu gibi yeni bayramlarda da kan çıkıyor, beynimize kokusuyla, görüntüsüyle öldürmenin anısı kazınıyor. Unutmaya mahal yok.

Öldürme dedik zira, kurban etmenin esas anlamı boşuna öldürmedir. Şimdiki Kurban Bayramı anlam bozulmasına uğramış bir durumda. Gerçek bir kurban etmede kurbanın eti törensel bir bağlam dışında yenmemeli. Bizim bu günlerde yaşadığımız eski bir geleneği hatırlatan kasaplık faaliyeti sadece.

Bir de sözde hayır işlemek. Zavallı fakirler açlar, boşa gitmesi gereken etleri bari onlara verelim. Evet fakirlerin zenginlikten tatmaları için illa kanlı bıçaklı bir şeyler gerekir. Bir de ölüm.

Kurban Bayramı’ndaki öldürme, modern insanlara biraz ağır geliyor. Gerçek olan her şey gibi. Bir kere yakışıklı bir öldürme biçimi. Son derece kişisel. Her koyun kendisi ölüyor. Fabrikada Auschwitz tarzı bir endüstriyel öldürme değil. Bir hasmınızı (veya hısmınızı) öldürür gibi kesiyorsunuz boğazını.

Bir canlıyı böyle öldürmek aslında onunla çok gerçek bir bağ kurmayı gerektirir. Kurban kesen dangalakların çoğu, böylesi bir bağ kuramamak yüzünden bence, diyelim ki modern bir eleştiri karşısında bu davranışı savunamıyor. Kestiği öküzden daha öküz bir kesici. Öldürmenin bir ciddiyeti olmalı. Bana kalırsa kasaplıktan çok şamanlık gerektiren bir eylem.

Bir de benzettiğim başka bir şey var, doktorluğa benzeyen bir şey bu kurban kesme. Hayvanın canı sana emanet. Onun ölümünü sen de yaşıyorsun, beraber bir ölüm yaşıyorsunuz. Kurban kesmek aslında birisini intihar etmek.

Ben de kurban kesmiş gibi anlatıyorum böyle…

Şimdilik birilerine can borcum yok.

Ben Henry miyim, bu topa vuran kimdir kompüter?

Posted in Genel etiketler ile , on Nisan 19, 2008 by pazenadam

Kutner ve Olson’un Harvard Üniversitesi ve Massachusets General Hospital bünyesinde, 1200 ortaokul öğrencisi üzerinde yaptıkları çalışma ve bundan yola çıkarak ebeveynler için yazdıkları kitap hakkında çıkan yazılar, beni bilgisayar oyunlarındaki şiddet üzerine düşünmeye sevk etti sayın seyirciler. (Artık sevksiz de üniversite hastanelerine başvurabiliyoruz ancak, henüz Harvard’a değil.)

Özellikle ilgimi çeken bir husus var; neden bilgisayar oyunlarının içinde bu kadar şiddet var. Kısa yoldan cevabı, şiddet içeren oyunların çok satması, çok satacağı garanti olan oyunların daha çok yapılması olabilir. Ancak baştan neden şiddet içeren oyunların tercih edildiğinin cevabını vermiyor bu açıklama.

Kanımca şiddet, bilgisayar oyunlarının ne hakkında olduğundan çok, nasıl olduğu sorusunun cevabı. Şiddetin nasıl olduğu, ne olduğu, anlamının ne olduğu hakkında bir bilgisayar oyunu hatırlamıyorum. Ancak oyuncunun oyunda özdeşim yaptığı karakterin, kendine uygun olan bir amaca ulaşmak için şiddete başvurduğunun gösterildiği oyunlar çokça.

Bir bilgisayar oyununu oynadığımızda, aslında zihnimizin içinde, bir başka dünyada olan bir başka şey olduğumuzu hayal ediyoruz. Yani Kayıp Cinnet‘le oturup FIFA 07 oynadığımızda, Henry’ye ait nesne temsili ile kendimizi bir kabul ediyoruz. Oyunun kuralları ile tanımlanmış bir evrenin içindeyiz, ve bu evrenin içinde haz arıyoruz/cezadan kaçıyoruz.

Bu oyun evrenlerinin bungünkü kurallarını belirleyen, teknik kısıtlamalar olduğunu düşünüyorum. Şimdilik oyunların en iyi yapabildiği şey, kendimizi üç boyutlu bir uzayda diğer nesnelerle fiziksel etkileşime giren bir nesne olarak göstermek. Yani bilgisayar oyunlarının bugünkü dili, hareket etmenin ve nesneleri değiştirmenin dili. Ödül veya ceza da bunlarla belirlenmiş görevleri ne kadar iyi yerine getirebildiğimizle ilgili.

Aslında şiddet, bu bedensel dilin en güçlü kullanımı. Kendimiz olmayan ancak birisi olduğunu hayal ettiğimiz bir nesne ile bir ilişki kurma biçimi. Böylelikle ne kadar şiddet uygulayabiliyorsak, o kadar çok dünyayı değiştirmiş oluyoruz. Yani temel bir bedensel dilin, bir lehçesi şiddet.

Bu temel dil, çeşitli bağlamlarda kullanılarak, değişik oyun janrlarında kullanılıyor. Tabi leksikal bir dil de kullanılıyor, bu dilin kullanımı bazen oyuncuları oyunun bağlamında tutmaya yarıyor, hikaye anlatımını kolaylaştırıyor, bazen de, diyelim ki bir adventure oyununda bize sunulan sözlerden birini seçtiğimizde olduğu gibi, oyun evreniyle etkileşimde bulunmamızı sağlıyor. Ancakbu türden oyunlar, oyun endüstrisinin gelişimi boyunca, marijinal kalmış oyunlar.

Bence beden değil de kelime dilini kullanan oyunların rağbet görmemesinin sebebi de bazı teknik kısıtlamalar. Bugün için bizim söylediğimiz şeyin anlamını kavrayabilecek bir bilgisayar bulunmuyor. Böyle bir bilgisayar için yazılacak bir oyun, zannediyorum bütün FPS’lerden daha çok satacaktır. Yani bedenin dili ile yaptığımıza yakın gerçekçilikte bir kelime dili evreni olan bir oyun, kanımca en kral oyun olurdu.

Belki de MMORPG türü oyunların bu kadar yaygın oynanmasının sebeplerinden biri de insanların beden dili dışında iletişim kurabilecekleri bir dünyada oynamak istemeleri.

Yapılan bilgisayar oyunlarının konularının, bu teknik kısıtlamalar tarafından belirlendiğine inanıyorum, dolayısıyla daha konuşkan ve dinlemeye meyilli oyunlar çıkana kadar, ekranda bir şeyleri patlatmaya, üzerinden atlamaya, dövmeye ve onlara ateş etmeye devam edeceğiz gibi görünüyor.

Zannediyorum elimizde sadece çekiç olduğu için, her şey bize çivi gibi görünüyor.

Lotüs Yiyiciler, Kısım İki, Diğer Milletler

Posted in Genel etiketler ile , on Mart 30, 2008 by pazenadam

Sayın seyirciler,

Çeşitli seyahatleri ve maceraları sırasında değişik meyvalar, çiçekler veya benzeri nebat ve başka nevi gıda ile karşılaşıp, bunların tuhaf etkilerine maruz kalanların ibret verici öykülerinden bahsettiğimiz yazı dizimizin ikinci bölümüyle karşınızdayız. Hem de resimli!

Hansel ve Gretel

Efendim bu masal hakikaten açlıkla toklukla pek yakından ilgili bir masal olup, orijinalinda, kıtlık çekmekte olan Avrupa’nın göbeğinde, bir annenin artık besleyemediği iki öz çocuğunu ormanda ölüme terketmesinden bahseder. Hansel ve Gretel kardeşler baştan olayı çakozlayıp, evlerine geri dönebilmek için yerlere işaret diye çakıl taşı atarlar. Böylelikle büyükada dışında herhangi bir yere bırakılan kediler gibi eve dönmeyi başarırlar. İkinci denemede taş yerine ekmek kırıntısı atınca, geri dönme umutlarını serçeler yer.

Kaybolmuş vaziyette açlıktan gözü dönen kardeşler karşılarına çıkan ilk evi yemeye başlarlar. Ben evin büyülü biçimde şekerlemeden yapılmış olduğuna inanmıyorum şahsen. Bunu gören ev sahibi cadı ise, o dönemde bölgedeki herkes gibi, açtır. Zaten evin şekerden olduğu tezini çürüten de budur, zira madem şekerden evin var, neden çocukları besiye çekip yemeye çalışıyorsun. Hansel’i besiye çekip, Gretel’e de fırını yaktıran cadı, çocuklara neyin yenebilir, neyin yenemez olduğu konusuda bir ders verme niyetindedir. Madem ki yenebilirliğin sınırlarını benim mortgage’lı evime kadar genişlettiniz, o zaman ben de size kadar genişletirim hesabı.

Velhasılkelam hikayenin sonunda Flamée olan cadı olur, tahminimce de çocuklar cadıyı pişirip yerler. Ama biz yılların ardından hikayenin çocuklara anlatılabilir versiyonunu dinleriz tabi. Neymiş annelerine dönmüşler. Peh.

Grimm kardeşler herhalde, 11. yüzyılda yaşamış Halife El Zahir’in hikayesinden esinlenmişler. Bu muhterem şahıs, Ramazan Bayramı için şekerden yaptırdığı gerçek boyutlardaki camiyi yesinler diye bayramın sonunda dilencileri çağırtmasından (vallahi ben uydurmuyorum, El Guzuli ve Nasır-ı Hüsrev böyle bildiriyorlar) anlaşıldığı kadarıyla, biraz manyakmış. Esinlenmedilerse bile ben böyle bir acayipliği yazmasam çatlardım.

Adem ve Havva

Bu meşhur hikayenin kahramanlarının başına gelenler, herhalde bir şeyler yediğinizde başınıza gelebilecekler arasında en büyüğü.

Cennet’ten kovulmak… Evet… Bunu hazmetmek pek kolay olmasa gerek.

Cennet’ten kovulmak… Elma… Öehh… Şimdi birileri çıkıp o elma aslında bir metafordu, bilgi ağacının meyvasıydı filan diyecek. Ben Adem’i bu eyleme iten hislerin, tecessüsle oburluğun bir bileşimi olduğundan eminim. Öyle değilse ben de ademoğlu değilim. Dijital tartıların 92 kg ağırlığında olduğumu bilgi ağacının gülllesi gibi bildirdiği bu günlerde, Elma’dan öncesine dönmek istiyorum. İyiyle kötüyü ayırt etmenin bilgisi, özgür irade, vicdan ve ahlak gibi kavramlarla beraber, yedikçe kilo alacağımız gerçeği de cennetten dünyaya göt üstü düşme etkisi yaratıyor. Teşekkürler Adem ve Havva. Afiyet olsun. Sezar salatanın hakkını sezara verin…


-Hocam bi saniye açıklayabili…
-Sieee!!..

Fore kabilesi

Papua Yeni Gine’nin bu yerli kabilesi, listemize kahramanların acayip şeyler yediği bir ortam yarattığından girmedi. Onların macerası –yahut Misadventure demek daha doğru belki de- kabilenin gelenekleri. Cenaze töreni anlayışları ölüyü yemek olan bu kabilede, kadınların özellikle merhumun beynini yemesi adettenmiş. Bu adetlerinden dolayı Deli Dana Hastalığı’nın insandan insana (daha doğrusu cesetten insana) bulaşan bir versiyonundan muzdariplermiş. Sonraları misyonerler, ölmüş akrabalarının etlerini değil, çok gerektiğinde İsa’nın etini yiyebileceklerini öğretmiş olmalılar ki, yerliler hristiyanlıkla beraber bu adetlerini bırakmış. Bu ve benzeri meseleleri ele aldığım daha önceki bir yazımı, pek yakında burada yeniden yayınlamayı düşünüyorum. Töreleri gereği böyle davrandıkları için, ve de töre tembel işi bir şey olduğundan, en azından fahri Lotus yiyici ünvanı alabilirler diye düşünüyorum. Veya en azından mansiyon verelim. Töre ziyafeti. Före.

Harikalar Diyarında Alis

Ne diyeyim ki, Alis iksir içer, Alis mantar yer, her birinin ayrı bir kafası var. En iyisi siz tekrar okuyun bu güzide eseri. Ben ne kadar anlatsam boş. Gutenberg projesi kapsamında e-text olarak bedava elde edebilirsiniz. Bu arada Lewis Carroll kekemeymiş. Bazı kendini bilmez nörologlar da ölümünden seneler sonra adama teşhis koymaya kalkıyorlar. Yok efendim civa zehirlenmesi, yok efendim migreni varmış. Anglo-sakson gavurunda “Mad as a hatter” diye bir tabir var, tavşan kürkünü muamele etmek için kullandıkları civadan zehirlenen şapka imalatçıları, bir süre sonra af buyrun deliriyorlar. Çay partisindeki şapkalı zat da acaba böyle midir diyorlar. Bu nörologlarda zaten her şeyi organik bir sebebe bağlama hevesi vardır. Burada ise inorganik civaya bağlamışlar meseleyi. Ne diyelim, nörolojinin kendisini kronik bir zehirlenmeye bağlamalıyız belki de. Kronik bir Descartes dualizmi ile zehirlenme vakası Watson….

Pazenadam

Nacizane kendimi de çeşitli memleketlere gidip yediği şeylerin etkisinde kalanlar sınıfına almam gerektiği kanaatindeyim. Bursa’ya gidip iskender yemişliğim, yahut Amsterdam’a gidip uzay keki etkisinde kalmışlığım yoktur. Ancak Amerika seyahatlerimde maruz kaldığım çevresel kaynaklı bir patojeni ve bende yarattığı etkileri burada bildirmek halk sağlığı açısından bir insanlık görevidir. Başıma musallat olan belanın gavurca adı, Cilantro. Aslında “Konyalı’nın geçmişini kişnişim” adlı tükümüzde adı geçen kişniş bitkisinin yapraklarına verilen isim.

Dünyanın bazı yörelerinde bu bitkinin yaprakları maalesef baharat olarak kullanılıyor sayın seyirciler. Bizim yörelerimizde tanrının da uygun gördüğü gibi tohumları yiyecekleri tatlandırmakta kullanılan Coriandrium Sativum bitkisininin yaprakları, hint-çini, çin-hindi ve yeni dünyanın ruhları bile olup olmadığı belirsiz zındık yerlileri tarafından, Meksika ve Thai mutfağında hapur hupur yenmektedir.

Uzaydan gelen amonyak soluyan robotların dışkısı ile Unilever deterjan fabrikalarının kazan artıkları arası bir kokunun sizin içinizden geldiğini düşünün. Çernobil tadında bir yiyecek! Beynimde bir yer, bu maddeyi kesinlikle yememem gerektiğini, bana mümkün olan her yolla anlatıyordu. Mide bulantısını zaten tahmin ediyorsunuzdur. Ancak Cilantro, sadece midemi ters döndürmekle kalmayıp, ayrıca kaçınma tepkisiyle, öğrenmeyle, daha sonra Cilantro’ya karşı artmış bir uyarılmışlık düzeyiyle, dört başı mamur bir davranışsal sendrom ortaya çıkartmayı başardı. Cilantrophobia sahibi oldum.

Neyse ki dünyamızı yavaş yavaş sarmakta olan bu illete karşı bir direniş hareketi başlamış durumda.

Nobody expects the Spanish Inquisition you heathen Cilantro eating swine!

Konkülüzyon

İki bölümünü yazmam yaklaşık yarım yıl süren bu basit yazının bir üçüncü bölümü olacaksa sayın seyirciler, herhalde çocuklarınız okuyabilecek. Zehirlenmez de yaşarsam, belki ben de o günleri görürüm. Zaten konu da dağıldı gitti, ama siz olsanız kafanızı toparlayabilir miydiniz bakalım.

Bütün büyük seyahatler akşamdan kalmalık ile bitmelidir diyorum ve fonda Great Big Sea’den “Home for a Rest” çalarken… Ay göynüm bulandı yine… Görüşürüz.

Powered by Qumana

Bilmece

Posted in Genel etiketler ile on Ocak 13, 2008 by pazenadam

Sual: Gökkuşağının dibinde yaşayan ve bir küp altını korumakla görevlendirilmiş Robdeşambr’a ne denir?

Cevab: Leprachaumbre

Powered by Qumana

Lotüs Yiyiciler, Kısım Bir, Yunaniler

Posted in Genel etiketler ile , on Ağustos 31, 2007 by pazenadam

Sayın Seyirciler,

Bugün sizlere çeşitli seyahatleri ve maceraları sırasında değişik meyvalar, çiçekler veya benzeri nebat ve başka nevi gıda ile karşılaşıp, bunların tuhaf etkilerine maruz kalanların ibret verici öykülerinden biraz bahsetmek istiyorum. Son zamanlarda antik Yunan’a kafayı taktığım dikkatli okuyucunun (nerdeee) gözünden kaçmayacaktır. Bu yüzden bazı arkadaşları önlere aldım, arkada kalanlar alınmasın.

Lotus Yiyiciler

Zannediyorum, bu kısmı Kayıp Cinnet‘in açılış mottosuyla başlatmalıyım: Gittiginiz acayip gezegenlerdeki meyvalar sizi ya öldurur ya da hayatta kalmanızı sağlar. Bundan dolayı onlarla yolunuzun kesiştiği nokta onlarsız hayatta kalamayacağınız noktadir. Böylece bir adım önde kalırsınız.

Kuzey Afrika’da meskun bir kavim olan Lotus Yiyenler, yahut Odiseus’a göre Lotophagi, esasında pek öyle maceradan maceraya koşan bir millet değilmiş. Bizim ilgimizi çeken özellikleri, nilüfer gibi bir çiçeği yiyip yiyip kafayı bulmaları ve bütün gün tembel tembel yatmalarıymış. Böyle hiç bir şey yapmadan hülyalara dalmak ve kendinden memnun olmak, benim nazarımda maceranın en güzeli. Günümüzde gavur milleti bu Lotus Yiyici lafını Varsayalım İsmail tarzı insanlara hakaret etmek amacıyla kullanıyor. Halbuki en büyük maceralar, oturduğumuz yerden hayal kurarak başlar. (ve bazıları öyle de biter, öyle değil mi genç efendi Tristram?)

Yöreden gemiyle geçmekte olan Ulysses’in tayfasında bu çiçeğin yarattığı etki, yedikçe yiyesi gelmek ve geri dönmek istememek olmuş. Ben de şöyle diyorum o halde yüksekten atarak (belki de hakikat payı vardır zira Joyce’un Ulysses’inin bölümlerinden birinin gayrıresmi adı Lotus Eaters), tayfasıyla beraber Ulysses de çiçeğe biraz takılsaydı, Odysseus destanı Joyce’un Ulysses’i gibi olurdu. Edebiyat birkaç bin sene ilerlemiş olurdu böylece. Veya Kayıp Cinnet’in dediği gibi, böylece bir adım önde kalırdık.

Efendim madem çiçekten bi fırt aldık ve artık geri dönüş yok, havanda su dövme serüvenimizi başka yunanilerle sürdürelim;

Glaucus

Efendim bu Glaucus namıyla maruf yunanlı aslında kendisi basit bir balıkçı parçası olup, tuttuğu balıklardan canlı sashimi yaparken kullandığı bir bitkiden (ne bitkisi olduğu meçhul) yanlışlıkla ölümsüz olmuşmuş. Ama bazı yan etkileri de olmuş maddenin, yüzgeç ve balık kuyruğu çıkarmak gibi. “Bu halimle insan içine çıkamam gayri” diyerek Glaucus denizde takılmaya başlamış. Biraz deprasyona giren kahramanımız, denizler altında bulduğu yeni kankaları Oceanus ve Tethys ile emekli hayatının tadını çıkarmış. Ama ölümsüzlükle ilgili esas karın ağrısı olan karakterimiz, bir sonraki altbaşlığın konusu;

Herakles

Uzun uzun anlatamayacağım, hikayenin şahane bir yorumu zaten şu adreste bulunuyor. Bu muhteremin, tanrıça Hera’nın türlü katakullileri nedeniyle çalmak durumunda kaldığı elmalar, bilin bakalım yine ne özelliği bahşediyor insanlara. Aaa evet ne tesadüf, ölümsüzlük. Neyse. Atlas’ın yükünü “Sen git elmaları topla ağa ben bunu tutarım.” diyerek alan Herakles, Atlas gelince “Ya bi el atsana kulunçlarım tutuldu.” diyerek koskoca yükü sen Atlas’a vermesin mi sayın seyirciler. Elmaları cebellezi eden Herakles, yesem mi yemesem mi diye bir karın ağrısına tutulur. Hile hurda ile kaptığı elmalardan yiyip fasondan ölümsüz olsa, delikanlılığa sığmayacak bir hareket olacaktır, Olympos’ta af buyrun “ŞeRRRefsiz” olarak bilinecektir. Öbür türlü yemese, bu sefer ancak ardından anlatılan hikayeler sayesinde ölümsüz olacaktır. Derken olaylar gelişir.

Bu Herakles, başka birkaç mutfak meselesi nedeniyle (temelde Zeus’a kemik yedirmek ve yemeğin altını açık bırakmak da denebilir) kartallar için arnavut ciğerine indirgenen Prometheus’u da, maceraları arasında kurtarmıştı, onu da belirteyim. Can boğazdan gelir.


Önümüzdeki bölümde, diğer milletlerden pisboğazların hikayeleri ile yine karşınızda olacağız. Esen kalın.

Powered by Qumana

Posted in Genel etiketler ile on Temmuz 21, 2007 by pazenadam

Wittgenstein “Düşüncenin sınırları, dilin sınırlarıdır.” demiş. Genelde böyle şeyler söyleyen birisi Wittgenstein. Yanda da bize nah yaparken görüyoruz kendisini.

Beşeri bilimler veya kabala uzmanı sayılmam ama, evrenin kelimelerden yapılmış olduğu, veya evreni anlamak için elimizde kelimelerden başka bir araç olmadığı, hatta evreni kelimelerden bizim yarattığımız ve de insanın bütün sosyal yapılarının (construct’ı çevirebilen beri gelsin) kelimelerden ve dilden inşa edilmiş olduğunu söyleyen pek çok, bunu biliyorum.

Peki evreni dilden gayrı algılamak ve düşünmek mümkün müdür? İşte bu sıcak yaz aylarında beni lanetleyen 10 türlü düşünceden biri de bu. (Herkesin kendine göre derdi var.)

Örneğin Pinker, “The Language Instinct” kitabında, insanın düşünmek için öncelikle “mentalese” (zihince?) adı verilebilecek, bilinen herhangi bir dilden olmayan bir ön-dilde tasarımlar yaptığını, daha sonra bunları insan diline dönüştürdüğünü iddia ediyor. Güzel de ediyor. Zaten “Blank Slate” kitabında da, sosyal bilim yobazlarının nasıl nörobilimi 40 sene kendi doktrinleri uğruna sakatladıklarını yazmıştı. (Evet Albayım!) Bu “mentalese” tartışmasında son noktayı koymaktan uzağız, ama herhalde nörobilim araştırmalarından gelecek verilerin, (ki niceliği de büyük olacak) felsefeciler tarafından yorumlanması gerekecek. Bottom line: İnsanlık, çok gerisin. Saylonlular çok yaşa.

Ruh makinasının çarkları, Sefer Yetzirah‘daki üç harften mi, DNA‘mızın kodlandığı dört harften mi mürekkeptir? (TA TA TA TAA [Beethoven makamında söylenecek]) Madem her birşey, baştan kelamdı, elbet bunu bir söyleyen de olmalıdır. Mıdır? Ha?

Burada amacım, evrenin bir yaratıcı tarafından yaratıldığını düşündüğümüz eski güzel günleri yad etmek ve sizlerde bir nostaljiya husule getirmek değil. Judeo-hristiyan köktenciler “akıllı tasarım” gibi Arçelik reklam kampanyası tadında kampanyalarla bunu yeterince yapıyorlar. Caveat Emptor! Ürünlerinde domuz yağı olabilir.

Yoksa biz bu kelimelerin söyleyicisini geriye doğru mu icat ettik diyorum. (Albayım sana söylüyorum, okuyucu sen anla) Velhasıl; bu eski hikayeleri bize eskiden beri nasıl düşünmeye alıştığımızı hatırlatmaya yarıyorlar diye koydum. Bir de bütün batı düşüncesi, bütün yan ürünleriyle, mezopotamyalı katiplere dayanıyor diye düşünüyorum. Yoksa bize ne Rabbi’lerin şeylerinden, Prag’a gider, bir tavan arasında gizledikleri Golem kalıntılarına bakarım, hem de gezerim, bu sıcakta Wikipedia karıştıracağıma.

Gelgelelim:

Satir
(Konuyla biraz alakasız ve de Levent Kırca’msı ufaktan
Ancaak;
Blog dediğimiz şey iki günde unutulur,
Utanmam ben de olacak o kadar yazımdan)

Metafiziğin bir alt dalı olan doğa felsefesi, kendi metodundan iyiden iyiye emin olup “Bilim” dediğimiz şeye evrilmiş. İyi de olmuş nitekim, ben de bir çeşit bilim adamıyım zaten. Ancak bilim adamları kötü felsefe eğitimi aldıklarında, bilgilerini hakikat zannetmeye başlıyorlar(Vay ibneler!). Ama bu bilim Golem’lerinin alın yazısından bir harf silmeye gelmez, kil topağına dönüşüverirler. Hem konuşmayı bilen Golem yapmak kötü bir fikir değil midir?

-Peh, böylesi de çok post modernist oldu.
-Ama felsefe bilseydik belki onlara karşı koyabilirdik albayım, hem şiir bile yazdık.