bandista | de te fabula narratur

Posted in Uncategorized etiketler ile , , on Mayıs 9, 2009 by pazenadam

 

 

 

Bu seneki 1 Mayıs’ın en büyük faydası, bizi Bandista ile tanıştırması oldu.

Buyrunuz…

bandista | de te fabula narratur.

Hatta buradan da buyrunuz… 

http://bandista.wordpress.com/

İki Düşünce

Posted in Genel etiketler ile , , , on Şubat 22, 2009 by pazenadam

Hayret verici bir şey; yer kabuğunda en fazla bulunan element oksijen. Düyna havadar bir yer diyebilirim. Bu aralar elementlere takmış durumdayım. Zor durumdayım.

İkincisi; Propaganda’dan kaçamıyoruz. Bizi saklandığımız yerde gelip buluyor. Seçim zamanları daha da fazla. Faşizm budur. Hangi parti olursa olsun, zihnimi propagandasından âri tutma hakkına sahip olmalıyım. Bu hakkım elimden alınıyorsa bu totaliter beyin yıkamadır. Ayrıca seçimleri boykot etmek veya ettirmek istemek seçim kanununa göre suç. Seçmeme hakkın yok. Seçeceksin. Beğenmeme hakkın yok. Birinden birini beğeneceksin.

www.aranelsurion.org hislerime tercüman olmuş. Half Life 2′deki überfaşist Combine askerleri ve bizim çocuklar. Hayatı taklit eden sanatı taklit eden hayat.

Refleksiyonlar

Posted in Genel etiketler ile on Şubat 15, 2009 by pazenadam

Keyif benim değil mi, deneyimlerin içeriğini "bilinçli üretilme", "kelimelerden oluşma" ve "anlatıya benzerlik" eksenlerinde incelemek istiyorum.

0. 0. 0. Bilinçli olarak üretmediğimiz, kelimelerden oluşmayan, anlatı olmayan deneyimler. Bunlar belki bazı rüyalardır. 

0. 0. 1. Bilinçli olarak üretmediğimiz, kelimelerden oluşmayan, örneğin görüntüler sesler ve duygulardan oluşan anlatılar da var. Bunlar rüyalar ve eğer mümkünse rüyalar gibi esinlenmeler ile oluşturulan filmler olabilir.

0. 1. 0. Bilinçli olarak üretmediğimiz ancak kelimelerden oluşan ancak anlatı olmayan şeyler de oluyor. Bana pek olmuyor ancak sanırım şairlere olan bir şey bu. Düzyazı olmayan kelimeler ve bir düşünce silsilesiyle sonuca varılarak yani düşünülerek bulunmuyor. Ama yine de anlamlılar.

0. 1. 1. Bilinçli olarak üretmediğimiz, ancak kelimelerden oluşan bir anlatı var mıdır? Bazen özellikle soyut bir konuda düşüncelere dalmışken, kelimeleri kullanmaksızın kavramların fiziksel süreçlere nasıl yansıdığını düşünürken, özellikle de İngilizce kelimeler,  aklımdan sanki ben onları geçiriyormuşum gibi değil,  kendileri ortaya çıkıyormuş gibi akıyorlar ve anlamlı cümleler de oluşturuyor keratalar.

Buna benzer bir başka deneyim herhangi duygusal bir yaşantı sırasında, önceden farketmeden içimden bir şarkı mırıldanmaya başlamam şeklinde oluyor. Şarkının genellikle İngilizce (hatta biraz anlamını bildiğim bir şeyse başka dilde de olabilir) bazen de Türkçe sözleri o sırada yaşadığım şeyin emosyonel tonu ile ilgili oluyor. Hatta bazen kendime farkında olarak söyleyemeyeceğim kadar müstehzi ve isabetli sözler olabiliyor. Bunlar anlatı olanla olmayan arasında bir yerdeler. 

Bir de yeni fikirler insanın aklına nasıl geliyorlar. Zaten aklında değillerse? Esinlenme de aslında bildiğimizin farkında olmadığımız şeylerin bilincimize gelmesi olmasın? 

1.0.0 Bilinçli üretilmiş, kelimelerden oluşmayan, anlatı olmayan şeylere örnekler; kasten anlatı gibi kurgulanmamış olan görüntüler, müzik, ve benzerleri. Veya belki salt bir duyguyu içimizde hayal etmek. Belki bağırmak. 

1.0.1 Bilinçli üretilmiş, kelimelerden oluşmayan, anlatı olan şeyler. Sadece görüntü diliyle anlatılmış hikayeler.

1. 1. 0. Bilinçli olarak üretilmiş, kelimelerden oluşan, anlatı olmayan şeyler: örneğin kasten anlatı gibi yazılmamış şeyler, diyelim ki esinlenmeden yazılan şiirler. Benzer biçimde matematiksel ispatlar. Başka amaçlara hitap eden listeler, ve benzeri şeyler. Bir çok şeyler.

1. 1. 1 Bilinçli olarak üretilmiş, kelimelerden oluşan anlatılar, neredeyse bütün kasten anlatılmış hikayeler…

Bu kadar sıkıcı bir yazıyı da okuduysanız bundan sonra sorumluluk kabul etmiyorum.

Kısır

Posted in Genel etiketler ile , on Ocak 30, 2009 by pazenadam

başkalarının annelerinin başka yemeklerinin kokusu başkalarının möblelerinin ayakları canavar pençeleri gibi başkalarının halılarının deseni başkalarının halılarındaki oyuncakları köhne başkalarının babalarının terlikleri yere yakın birisi için misafirlik ne fena

Sırf yemeklerin değil evin kokusu gariptir. Revani yenir. Televizyon değişiktir.

Tombalak önkolları, çirkin süveterleri, cahil sorularıya her zaman senden aptal komşu çocukları. Mecburiyetten oynarsın.

Çizgi filmleri bile tam anlamazlar.

her yerde fraktal desenli danteller, halı desenli perdeler, perde desenli koltuklar, desen desenli halılar bir de anneleri bu dolmanın içine ne koyuyor böyle halının kenar suyundaki çizgileri yol yaparaktan sana ait olmayan oyuncak arabayı sürersin ki sevmediğin komşu karının alaycı sorusu “Sen ne zaman okula başlayacaksın?” kalın barsaklarına bir burultu verir sonraki her pazar akşamı yani okullara giderken ödevini yapmadığını hatırlatan her pazar akşamı bu kakan gelmiş gibi hissi sana ilk defa böyle yaşatırlar

sonraları öğretmenin

sonraları başka bir öretmenin bu yazılar senin yaşındaki bir çocuğun yazması için uygun değil bıyık deyince baba anlaşıması gibi şeyler ve sen bir trenin bir ıssızdan geçmesinin sesini yazmak istersin ama o yıllarda şartlar misayit değildir sonraları çok sonraları bu adamların aptal komşu çocuklarının büyümüş hali olduğunu yıllar sonra bir tiren geçidinde anlarsın.

Bir de hepsi yetmiyormuş gibi, apartmanın merdivenlerinde sanki evlerindeymiş gibi konuşurlar.

Powered by Qumana

Beyond the Smiths line.

Posted in Genel etiketler ile , , on Ocak 27, 2009 by pazenadam

Hayatımızın öyle bir dönemine giriyoruz ki sayın seyirciler, The Smiths bizden daha iyimser geliyor kulağa. Ha gayret şöyle bir silkinsek, belki üstünde durduğumuz toprakları düşman işgalinden kurtarabileceğimizi düşündüğümüz zamanlar, buruk tadıyla damağımızda tüten bir anı sadece. O berrak ses bizden bahsettiğinde, eskisi gibi içimizden böbürlenemiyoruz, kabahatimizi saklamak için radyo istasyonunu değiştirsek mi acaba… Evet hayatta her şey hep almak hiç vermemek ama İngiltere’nin bize can borcu yok… Gidecek yerimiz yok. Bazı kızlar öbürleriyle hep aynı boy, bu fıkralar zaten hiç komik olmadı, acının üvey evladıyız, çift katlı otobüslere gelesiceyiz.

Tüketerek, tükenerek ilerlemek. Yıllar öncesinden kalan duygular, aramızdaki mesafe artarken, eskisinden daha manidar. Bu güzel yüzlü hayal kırıklığına uğramış oğlanlar kendi kendilerinden çıkamamanın şarkısını söylüyorlar.

Alkışlıyoruz…

Can Pazartesisi

Posted in Genel etiketler ile , , on Aralık 8, 2008 by pazenadam

Kurban Bayramı’nı idrak ettiğimiz bu pazartesi günü, elbette adımız öldüren şaka olduğuna göre, bununla ilgili bir şeyler yazmalıyım.

Öncelikle dikkat ettiğim bir husus, Ramazan Bayramı’nın aksine, Kurban Bayramı’nda pek öyle “nerede o eski bayramlar” lafı edilmiyor. Zira eski bayramlarda olduğu gibi yeni bayramlarda da kan çıkıyor, beynimize kokusuyla, görüntüsüyle öldürmenin anısı kazınıyor. Unutmaya mahal yok.

Öldürme dedik zira, kurban etmenin esas anlamı boşuna öldürmedir. Şimdiki Kurban Bayramı anlam bozulmasına uğramış bir durumda. Gerçek bir kurban etmede kurbanın eti törensel bir bağlam dışında yenmemeli. Bizim bu günlerde yaşadığımız eski bir geleneği hatırlatan kasaplık faaliyeti sadece.

Bir de sözde hayır işlemek. Zavallı fakirler açlar, boşa gitmesi gereken etleri bari onlara verelim. Evet fakirlerin zenginlikten tatmaları için illa kanlı bıçaklı bir şeyler gerekir. Bir de ölüm.

Kurban Bayramı’ndaki öldürme, modern insanlara biraz ağır geliyor. Gerçek olan her şey gibi. Bir kere yakışıklı bir öldürme biçimi. Son derece kişisel. Her koyun kendisi ölüyor. Fabrikada Auschwitz tarzı bir endüstriyel öldürme değil. Bir hasmınızı (veya hısmınızı) öldürür gibi kesiyorsunuz boğazını.

Bir canlıyı böyle öldürmek aslında onunla çok gerçek bir bağ kurmayı gerektirir. Kurban kesen dangalakların çoğu, böylesi bir bağ kuramamak yüzünden bence, diyelim ki modern bir eleştiri karşısında bu davranışı savunamıyor. Kestiği öküzden daha öküz bir kesici. Öldürmenin bir ciddiyeti olmalı. Bana kalırsa kasaplıktan çok şamanlık gerektiren bir eylem.

Bir de benzettiğim başka bir şey var, doktorluğa benzeyen bir şey bu kurban kesme. Hayvanın canı sana emanet. Onun ölümünü sen de yaşıyorsun, beraber bir ölüm yaşıyorsunuz. Kurban kesmek aslında birisini intihar etmek.

Ben de kurban kesmiş gibi anlatıyorum böyle…

Şimdilik birilerine can borcum yok.

Werckmeister Harmoniak’ı nasıl 8 sene sonra izlemişim, değil mi ha…

Posted in Genel etiketler ile , on Eylül 20, 2008 by pazenadam

Gün geçmiyor ki İstanbul’da bir film festivali yapılmasın sayın seyirciler. Kültür sanat dünyamızdan en son haberleri sizlere getirmeyi borç bilen ben, bu yazıyı en güncel film festivali haberleriyle donatmaya karar verdim.

Elimizdeki en güncel festival haberi ise 20. İstanbul Film Festivali’ne ait, yani sizleri -sıkı durun- 2000 yılına geri götürüyoruz.

O yıl oldukça meşum bir yıldı. Üniversitede sınıfta kalmıştım. Zaten daha 2000 yılına giremeden hayvan gibi deprem olmuştu. Yeni milenyuma Replikas dinleyerek girmiştik ve Taksim meydanında birazdan bahsedeceğim filmdeki sirke benzer bir hava vardı. Yani gelişinden ne menem bir şey olduğu belli bir yıldı.

Evet üniversitede sınıfta kalmıştım. Ve bunu ikisi hariç bütün dersleri geçerek yapmıştım, ayrıca ortalamam 100 üzerinden 74′tü. Artık üniversiteleri eskisi gibi yapmıyorlar sayın seyirciler, bizim zamanımızda bu şekilde sınıfta kalmak bile mümkündü. Kaldırım taşlarının altında kumsal vardıydı o zamanlar. Velhasılkelam, önümde bütün bir yıl, ve sadece devam zorunluluğu olmayan iki ders vardı.

Sanırım bu sebepten, o yıl film festivalinde üzerinize afiyet 17 film seyretmişim. Yani sanırım 17 film seyretmişim. Şimdi katalogdan bakıp da hatırlayabildiğim kadarıyla öyle. O kadar filmden sonra kafa biraz bulandıydı. O yıl festival daha mı mümbitti, yoksa ben mi duygusallaşıyorum emin değilim, ama filmler şahaneydi bence.

O kadar film seyretmiştim, ancak aşağı yukarı dünyanın en güzel filmi diyebileceğimiz, Bela Tarr’ın Werckmeister Harmoniak adlı filmini kaçırmayı başarmışım. Adeta bütün derslerden geçip sınıfta kalır gibi, festivalin tamamını emip, bu filmi görmemişim. Hayvan ben. Öküz ben. Kırbaçlayın beni Fraulein!

Yayın hayatına başladığından beri, digression hastalığından muzdarip olan “Öldüren Şaka” bakalım şimdi nereye gidiyor sayın seyirciler. Genç efendi Tristram’ın hayatı ve görüşlerini konu alan filmlerin de yayınlandığı film festivalleri diyarında sanırım kayboluyoruz. Ve fakat evet! Minörler tükendi, macarlara yolculuk. We karşınızda, Werckmeister armonileri.

Ortalama 100 dakika süren bir amerikan filminde kimi zaman 10000 çekim bulunur. Yani kameranın kaydetmeye başladığı anla, başka bir kameranın kaydettiği şeye geçilen an arasındaki zaman parçasından, dakika başına 100 tane. Benim bahsedeceğim film 145 dakika, ve 37 çekim içeriyor. Alışkın olmayan popüler sinema izleyicisini öldürebilecek uzunlukta sekanslar. Böylelikle, filmde bir şey olduğu zaman, gerçekten olmuş gibi yüreğinize oturuyor. Televizyonda olmuş gibi değil, gerçek insanlara bakıyormuşsunuz gibi.

Filme adını veren Werckmeister, bir melodinin enstrüman topluluğu tarafından ahenk içinde çalınması, ve değişik aralıklara transpoze edilebilmesi için gerekli, ancak notaların gerçek değerlerinden uzaklaşılması ile mümkün olan bir akort düzenini icat eden bir müzik bilimcisi. Bach’ın eserlerinde bachsettiği iyi huylu klavsenin, iyi huylu olmasını sağlayan kişi yani.
Aynı zamanda müzikal ahengin, gezegenlerin dönüşleri ile bir ilişkisi olduğunu, yani semavi kürelerin ahengi, müzikal armoni ve tanrının buyrukları arasında bir ilişki olduğunu düşünen biriymiş.

Filmde de bir Macar kasabasındaki ahenk bozukluğu konu alınıyor. Başlangıçta çok belirgin değilken, giderek artan bu fenalık, en sonunda tam bir güneş tutulmasına dönüşüyor diyebilirim. Spoiler olmasın, şeker de yiyebilsinler.

Belki de filmdeki olaylar, Avrupa’nın pagan geçmişi ile, birleştirici bir unsur olan Hristiyanlık arasındaki, hala devam eden gerilime işaret ediyordur. Kim bilir…

Festivalde “Karanlık Armoniler” diye tırışka bir isimle oynamış. Bari “Sevimli Afacan Görev Başında” olsaymış. Biliyorum dünyanın bir yerinde, bu filmi bu isimle gösterip, bahane olarak da “insanlar anlamazdı” bahanesini kullanan birileri var. Buradan ciğerimin yettiğince onlara hönkürüyorum; “Anlıyoruz! Wikipedia diye bir şey var!”

Son olarak, hepsini seyretmiyorsanız bile, ilk 10 dakikasını seyredin şu filmin, YouTube’da var. Link koymam beyhude, siz bir yolunu bulup açarsınız.